|
Anadolu'nun kar küresi Kars
Ahmet Mithat Efendi'nin Paris'i de anlattığı "Avrupa'da Bir Cevelan" adlı kitabı için Fransızlar "Paris, Paris olalı böyle güzel anlatılmadı" der. Oysa, Ahmet Mithat Efendi bu kitabı yazarken, Paris'i hiç görmemiştir!.. Yazarımızın, Paris yolculuğu ardından kaleme aldığı "Paris'te Bir Türk" kitabı hakkında ise Fransızlar şu yorumu yapar: "Paris, Paris olalı böyle kötü anlatılmadı!.." Franz Kafka, "Amerika" adlı eserinin ilk sayfasında, New York'a gelen bir geminin güvertesine diktiği okuru, bir elinde bağımsızlık bildirgesi, öbür elinde kılıç tutan Özgürlük Anıtı'nın yanından geçirir! Kılıç mı?.. Özgürlük Anıtı'ndaki kadın yukarıya kaldırdığı sağ elinde kılıç değil, meşale tutmaktadır. Şu işe bakın ki, Kafka da söz konusu ettiğimiz kitabını Amerika'yı görmeden yazmıştır. Paris'i görüp de, bu kentin güzelliğini anlatan bir şiir yazmayan şair yok gibidir. Nazım Hikmet'ten Melih Cevdet Anday'a, Attila İlhan'dan Bedri Rahmi Eyüboğlu'na kadar birçok şairimizin dizelerinde kafeleri, müzeleri, Eyfel Kulesi ve ışıklı geceleriyle göz kırpar Paris... Öyle ki, Orhan Veli, Paris'te hangi sokağın, hangi sokakla birleştiğini ve köşedeki kafenin adının ne olduğunu söyleyecek kadar iyi bilmektedir Paris'i. Ne var ki, 36 yaşında ölen bu güzel şairimizin gölgesi, hayattayken bir kez olsun düşmemiştir Paris sokaklarına!.. Cemal Süreya da, Paris'e kapağı attığı ilk günlerde, yeni yazmakta olduğu bir şiiri gezdirir paltosunun ceplerinde. Altlarında sevgililerin öpüştüğü Paris'in köprülerini, dallarında sincapların gezindiği kestane ağaçlarıyla dolu parklarını ve müzisyenlerin şarkı söylerken, önlerinde açık duran çalgı kutularıyla para topladıkları metro koridorlarını dolaşan şiirin adı da şudur: "Kars"!.. Heyhat! Cemal Süreya Paris'te bu şiiri yazarken, Kars'ı hiç görmemiştir!.. Şairimiz, yaklaşık bir yıl kaldığı Paris'ten ülkesine geri döndüğünde, katıldığı müfettişlik kursunu tamamlar ve kura torbasından, içinde görev yapacağı kentin adının yazılı olduğu küçük bir kağıt parçası çeker; görevli kağıtta yazılı olanı okur: "Kars"!.. Cemal Süreya, Kars'ta görev yaparken bu kentimizi anlatan bir şiir yazar İki şiiri yan yana getirdiğinde, Kars'ta yazdığını elinden atar ve kitabına Paris'te yazdığını koyar. Aman efendim, buraya kadar gittik geldik Paris ve Kars arasında. Soluklanırken Cemal Süreya'nın şiirinden birkaç dize okuyalım: Öyle güzel ki ölürüm artık Beyaz uykusuz uzakta Kars çocukların da Kars'ı Ölüleri yağan karda Donmuş gözlerimin arası Sahi, siz hiç Kars'ı gördünüz mü? Eğer, yanıtınız "Hayır" ise, çok şey kaybettiğinizi bilin! Hani, Anadolu'daki kimi kentlerin güzelliğini anlatmak için "Doğu'nun Paris'i" derler ya, bence Kars Doğu'nun Paris'i değil, olsa olsa Salzburg'udur; bir tepeye kurulu kalesiyle Kars, bana Mozart'ın kentini anımsattı. Bu yıl ikincisi düzenlenen sanat festivalinde, 13 Ocak Perşembe günü, bir meddah olarak oynadığım sahne gösterisini sundum. Sakın ola ki "Kar, kış, soğukta festival mi olurmuş" demeyin! Her şeyden önce burası Kars!.. Yani, Antalya'nın güneşi, sıcağı ne ise, Kars'ın karı, soğuğu da odur!!! Üstelik, kış mevsiminin karanlığına, zor koşullarına karşı moral olsun diye, bu iklimin egemen olduğu birçok kentte festival düzenlenmektedir. Böylesi koşullarda yaşayan insanlara, "Soğukta sanat festivali mi olurmuş" demek, kış uykusuna yatmalarını beklemektir!.. Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu havanın erken karardığı kış günlerini, sanatla aydınlatmaya kararlı bir insan. Festival boyunca kentte kurulu sanat atölyeleri Karslılar'ın yoğun ilgisiyle karşılaştı; okullarda resim yarışmaları düzenlendi, müziğin birçok alanında konserler verildi, gösteriler yapıldı... Şairi, müzisyeni, ressamı birçok sanatçı, birikimlerini Karslılar ile paylaştı ve en önemlisi, Kars Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinin konserini dinlediler!.. Evet, Kars'ta bir güzel sanatlar lisesi olduğunu biliyor muydunuz? Kışın beyaz battaniyesiyle örtülü bir kentte, gencecik parmakların dokunuşlarıyla yükselen piyano, keman, gitar sesinin sıcaklığını hiç ama hiç unutmayacağım. Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram... Edebiyatımızın bu iki güçlü kaleminin çocukluğunun geçtiği Kars sokaklarında, onları sevgiyle selamlayarak dolaştım. Kaldığım otel odasının penceresinden, havuzu donmuş bir park görünüyordu ve Karslı çocuklar buz pateni yapıyorlardı. Şarkısına klip çekimi için Kars'ta olan Sezen Aksu yeni ayrılmıştı kentten. Yerel gazeteler, çekim sırasında neler yaşandığını en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu: "Çekimlerin devam edeceği Kars Tren Garı'nda ise çekim malzemelerinin kurulduğu alanın üzerindeki çatıdan damlayan sular ilginç görüntüler oluşturdu. Set görevlileri malzemelerinin damlayan suların altında durmak zorunda kaldılar ve bazı bölmelere de kova koydular." Kar kürelerini çok severim; ne zaman bir kar küresi görsem, içine girmek istemişimdir. "Bunu ben de hep düşlerim" diyorsanız, Kars'a gitmelisiniz. Rus mimarisinin izlerini taşıyan ve akşamları üstüne giydiği ışıklı elbisesiyle kış mevsiminin tüm güzelliğini sergileyen kent sokaklarında, bir kar küresinin içinde yaşıyormuş gibi gezinmekten alıkoymayın kendinizi. Gidin ve kışın, Karslı çocukların ellerinde nasıl beyaz bir oyuncağa dönüştüğüne tanık olun. Ben, bu kenti gördükten sonra anladım; kardanadam Kars doğumlu
Sunay AKIN
Zeynep ORAL (Cumhuriyet Gazetesi)
AŞIKLAR BAYRAMI
Kars'ta kızgın bir güneş var, güneş âşık... Kenti çepeçevre saran yüksek dağlar karla kaplı, kar âşık... Akşama doğru güneş iyice alçaldığında, ortaya yayılan kızıllıkta, Hitit, Huri, Urartu, Kimmer, Gregoryen, İskit, Sasani, Bizans, Selçuk ve Osmanlı'dan esen bir rüzgâr Kars Kalesi'ni okşuyor, rüzgâr âşık, bulutlar âşık...
Nereye baksam aşk ve âşıkları görmem boşuna değil. Gönlümün gözleri, yalnız onları görüyor, onları dinliyor, onları duyuyor...
Kars'ta, Birinci Türkiye Âşıklar Bayramı var! (Yaşam sürprizlerle dolu: Bir gün önce İstanbul'da Vladimir Ashkenazy 'nin sihirli piyanosunu dinliyordum, bu akşam Kars'ta Anadolu'nun tüm birikimini omuzlamış türküleri dinlemeye doyamıyorum.)
Ülkenin her köşesinden (her köşesi demem laf gelişi değil, tam 81 ilden) gelmiş 190 halk ozanı yani, ''Âşıklar'' , Kars'ta birbiriyle yarışıyor; türküleri, atışmaları, sazı, sözü, eleştiriyi, cinası, taşlamayı, hüneri, dil ve akıl çabukluğunu gönül ve can yoldaşlığını yarıştırıyor. Evet, bu bir yarışma ama bence daha çok bir paylaşma... 16. Yüzyıl'dan bu yana süre gelen sözlü şiir geleneğinin ''Âşıklığın'' paylaşılması...
Bugüne dek bu yarışma, yani Âşıklar Atışması Konya'da yapılırmış, en fazla 50 Âşık katılırmış. Şimdi ilk kez Kars'ta yapılmasını, çok büyük bir organizasyonla titiz seçimlerle böylesi büyük bir katılım sağlanmasını, buralılar, ''Âşıklar yuvaya döndü'' , ''40 yıllık düş gerçekleşti'' diye sevinçle karşılıyor ve Kars Kültür Merkezi'nin salonunu hınca hınç dolduruyor...
Âşıklar Bayramı, yörenin en usta sanatçısı, herkesin sevgilisi, çok kısa bir süre önce 66 yaşında hayata gözlerini yuman Âşık Murat Çobanoğlu'nun adını taşıyor. Zaten şölen de onun mezarını ziyaretimizle başladı. Tüm Âşıklar ellerinde bir karanfil, omuzlarında sazlarıyla gelmişlerdi. Murat Çobanoğlu gibi Devlet Sanatçısı olan yine Karslı Âşık Şeref Taşlıova'yı dinlerken gözyaşlarını tutamıyorlardı.
Bu görkemli olayın mimarı, Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu. Onun isabetli deyişiyle ''Âşıklık, bu sözlü edebiyat, halkın içinde mayalanır; toplum bilinciyle bilenir; kültürümüzün toplumsal dinamiğini oluşturur...''
Yarışmayı izlerken, bu sözlerin gerçekliğini daha iyi anlıyorum. Güncel, sıradan bir olaydan destansı epik konulara uzanan çok geniş bir yelpazeye yayılıyor atışmalar. Şikâyet, eleştiri bol, ama başkaldırı, direniş daha da bol! Sahne ve salon birlikte soluk alıp veriyor. (Daha önce izlediğim opera ya da klasik müzik yarışmalarında, jüriyi etkilememek için izleyicilerin alkışlaması yasaktı, burada serbest!)
İlk kez böyle bir yarışmaya tanıklık ediyorum. Çok ilginç! Kafkas Üniversitesi, Karadeniz Üniversitesi, Dicle Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi öğretim üyelerinden, araştırmacılardan, müzik uzmanlarından oluşan jüri de sahnede. Yarışmacılar iki iki sahneye çıkıp birbirine rakip oluyor. Yarışmaya katılan 190 ozanın en genci 13, en yaşlısı 80 yaşında. Ve sıkı durun: 190 yarışmacı içinde bir tek kadın var: ( ''Bir tek'' denmez ama vurgulamak için söylüyorum:) Âşık Sarıcakız . Eskişehir doğumlu ama İstanbul'dan katılıyor. (Ayrıntılar, dönüşümde.) En çok sayıda katılım Erzurum'dan...
Yarışma on bir ayrı dalda. Kolay iş değil: Örneğin ''İrticalen Divan Dalında'', jüri üyesi bir dize veriyor, (buna ''ayak vermek'' deniyor) sahnedeki iki yarışmacı o dizeye uygun doğaçlama yapıp hem kafiyeyi tutturacaklar, hem divanı (13 heceyi) tutturacak; hem anlamlı olacak, hem de sazlarıyla aynı ölçüyü tutturacaklar, bir dörtlük biri, bir dörtlük öteki, sırayla... ''Cinaslı Tecnis dalında'' : Dörtlü koşmanın arasına yedi heceli cinas yerleştirme, kelime oyunu yapmak zorundalar. Hele bir ''Leb Deymez -dudak değmez- Dalı'' var ki, hayret bir şey: İki dudak birbirine değmeyecek.. yani kimi sözcükler, harfler (örneğin, b, m, p vs.'li sözler) kullanılmadan söylenecek ne söylenecekse... 'Kaçamak' yapılmasın diye iki dudak arasına bir toplu iğne ya da kürdan yerleştiriliyor. O nedenle yalnız ses, söz ve saz marifeti değil; akıl, zekâ, çabukluk gerektiren bir yarışma dedim başlarken...
Yarışma bu akşam sona eriyor. Ben bir gün önce Kars Sanat Merkezi'nde kurulmuş basın odasında bu yazıyı yazarken yukarıda alkış kıyamet kopuyor. Aklım orada, Âşıklarda...
En iyisi bu yazıyı Âşık mı değil mi bilmem ama, Karslı bir ozanın Kağızmanlı Sadık Miskini 'nin ''Paydos'' şiiriyle bitireyim:
''Aşkın kâfiri oldum, dine imana paydos
Dost yüzünü gül bildim, bağa bağbana paydos
Kendimin efendisi, kendimin kölesiyim
Eylemem kula kulluk şaha sultana paydos.''
Bunca başarılı Aşıklar Bayramına emeği geçen herkesi kutluyorum.
Yavuz DONAT (Sabah Gazatesi)
Leyla ile Mecnun
Erzurum yolundan Kars'a girerken "üç şey" dikkatimizi çekti. Kars'ın girişindeki "bulvarın" adı: "A. Gaffar Okkan Bulvarı." Gaffar Okkan, Diyarbakır'a gitmeden önce "Kars Emniyet Müdürü'ydü." "Vefalı Kars" onun anısını Kars'ın girişinde yaşatıyor. Sonra kent girişindeki yazı dikkatimizi çekti: "Doğu'nun uygar kenti Kars'a hoşgeldiniz." Gerçekten "derlenen, toparlanan, uygar bir kent" olmuş Kars.
Dikkatimizi çeken "üçüncü şey" bir anıttı. "Yolun kenarında" Mihrali Bey İlköğretim Okulu vardı... Öğrenciler, anıtın resmini çektiğimizi görünce koşuştular. - Çocuklar... Bu ne anıtı? - Leyla ile Mecnun. Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu'na sorduk: - Bu anıt neyin, nesi? - İki sebepten diktik... Birincisi, Leyla ile Mecnun bu bölgede yaşamışlar. - İkincisi? - Kars çok göç verdi... Gidenlerin yüreği "Kars, Kars" diye çarpar. Kars, Leyla'dır... Kars'tan uzakta kalanlar ise Mecnun. Gidenler, bir gün Kars'a gelirse, işte bu noktada Leyla'larına kavuşmuş olacaklar. Naif bey "duygusal" bir insan. Baktık "gözleri buğulanmıştı."
AKŞAM GAZETESİNDEN BİR YAZI
Kars'a Kar gerçekten yağdı
Orhan Pamuk'un son romanı ile adeta yeni keşfedilen Kars'ta, vitrinlerdeki iki şey göze çarpıyor:
"Er ve erbaşlara serbesttir" yazısı ile "Kar"ın afişleri Yılın 108 günü karların altına gömülen, sıcaklığın 181 gün boyunca sıfırın altında geçtiği koca bir kenti Orhan Pamuk'un son romanı "Kar"la hatırladık. Burası gerçekten de herkesin unuttuğu bir kent miydi yazarın dediği gibi?
Refik Durbaş'ı bile "Yanlışlıkla Berlin'e gelmiş olmalıyım" diyecek kadar şaşkınlığa düşüren Kars'ın sokaklarında sıra sıra dizilmiş süpermarketler, esnaf lokantaları, çayhaneler, berber ve mandıralar düşünün. Her birinin vitrininde "Kelle paça bulunur", "Er ve erbaşlara serbesttir" gibi yazılar dikkat çekiyor. Bir de "Orhan Pamuk, Kar" büyük boy ilanı...
YOKSULLUK AÇIKTA
"Kar" romanının çok satması sonrası, gezginlerin de dikkatleri Doğu'nun Paris'i diye adlandırılan bu kent üzerine çevirildi. Aylık Gezi Dergisi de son sayısında Kars'ı kapak yaptı ve Hande Öğüt'ün kalemenden kenti anlattı. Karın hiç durmadan, büyük bir istekle yağdığı kentte bir iki yıkık bina sıyrılıyor beyazlığın arasından. Gerisi bembeyaz ve uçsuz bucaksız ovadan başka bir şey değil. Kars'taki kar kusurları örtüyor, hataları bağışlıyor ve her şeyi anlamlandırıyor. Saf ve güzel bir yanı var. Ama karın örtemediği bir şey var ki o da yoksulluk. Kentlilere sorarsanız, Kars modern ama yoksul. Öyle modern ki, çağdaş yaşamı yakaladığı tasarımıyla da şaşırtıyor. 150 yıldır benzersiz dokusunu, 8 caddeden oluşan ızgara planına dayalı olarak koruyor.
Kar'ın kahramanı Ka'nın dününü ve bugününü irdelediği kent, en son 80'li yıllarda yapılan bir haberle dikkatleri üzerine çekmiş. Orhan Pamuk'un kitabında anlattığı gibi küçük bir ofiste hazırlanan yerel Serhat Kars gazetesinin sürmanşetten attığı başlıkmış, ses getiren: "Kars, 50 milyara satılık". Gazetenin sahibi Fikri Durgun'a sorarsanız, o yıllardan bugüne hiçbir şey değişmemiş, kent hâlâ toparlayamamış kendini. Iğdır ve Ardahan'ın ayrılması, devletin de Kars'a 'analık' gözüyle bakması, bir de Karabağ olayı...
Kentlinin kendince attığı adımlar da yok değil. Kars'ın girişinde bir pano. Üzerinde "Kars ile ABD Albany kardeş kent olacak" yazıyor. Ermenistan'ın Gümrü ve Azerbeycan'ın Gence kentlerinden sonra sıra ona gelmiş.
YALNIZ VE SESSİZ
Çayhanelerde güngörmüş dedelerin anlattığına bakılırsa duvarları ve tavanları yağlıboya tablolarla süslü evlerde semaverler kaynar; peynirle şarap, votka içilirmiş. Sokaklar balalayka sesleri ile çınlarmış, Kars çayında buz pateni müsabakaları, bayramlarda balolar düzenlenirmiş. Aslına bakılırsa yazar Pamuk'un da anlattığı gibi 1917'de, Bolşevik Devrimi sonucu geri çekilen Rus orduları tarafından boşaltılana kadar başka bir ülkenin topraklarıymış. 40-45 yıl boyunca kente yerleşen Ruslar, Süryani, Ermeni, Yezidi ve Almanyalılar'ın da etkisiyle yaşanmış tüm bunlar. Şimdilerde ise minübüslerinde tüplerin yakıldığı bu serhat kentte yalnızlık var...
İçeceklerin en hası çay
Halkın yüzde 70'inin hayvancılıkla geçindiği Kars'ta halk pazarları, çayhaneler, esnaf lokantaları, bonmarşeler, madıralar, aktarlar sıra sıra... Eski şehrin çekirdeğini oluşturan Kaleiçi Mahallesi, bir-iki tarihi eser dışında Kars'ın varoşu sayılabilir.
Çayhanelerde gazoz ya da başka bir içeçeğe rastlamak mümkün değil. Tek içeçek çay. Meşhur kahvaltıları ise özel salonlarda, tereyağı, bal, ekşimsi süt kaymağı, tekerlek kaşar ile mükellef bir ziyafet sunuyor. Kaz eti makbul, ama restoranlarda bulunmuyor.
Kar, burada yarı fiyatına
Kar'ı yazmak için Kars'ı mesken tutan Orhan Pamuk, Karslılar'ın diline düşmüş bir kere. Metin Traş Salonu'ndaki Faruk Bey gibi çoğu ünlü yazardan açıyor sohbeti. Anlattığına göre Pamuk, burdaki bakır pudra ve kolonya kutularını satın almak istemiş. Ama Faruk Bey, satmamış.
Yazarı takdir eden de var, "Bizde türbanlı, çarşaflı ne gezer" deyip serzenişte bulunan da. Belediye de halk kulaktan dolma bilgilerle kalmasın, okusun diye yayınevi ile anlaşıp, 1000 adet "Kar" romanı getirtmiş Kars'a, üstelik yarı fiyata.
Mahmut ÖVÜR
Dört mevsim Kars
Üç yıl önce Orhan Pamuk'un 'Kar' romanıyla gündeme gelen Kars, şimdi de bir belgeselin konusu oldu. Doğunun gizemli şehri Kars'ın dört mevsimini konu alan belgeselin adı:
Uzak, Renk ve Ahenk.
Anadolu ve Kafkasya arasındaki tarihi konumuyla da ilgi çeken Kars tam anlamıyla bir kültürler mozaiğini temsil ediyor. Kars, merkeze 'uzak' da olsa farklı toplumsal 'renk'leri ' ahenk' içinde barındırmasıyla adeta örnek bir toplumsal yaşam sunuyor.
Aytemiz Petrol'ün sponsorluğunu yaptığı belgesel TRT tarafından hazırlandı. Kars'a bugüne kadar sayısız katkı sunan Aytemiz Petrol'ün sahibi ünlü işadamı İsmail Aytemiz, sanatsal bir etkinliğe katkı sunmanın heyecanını şöyle dile getiriyor: "Doğduğumuz topraklardaki kültürel zenginliği yaşatmalıyız. Bunu bir parça başardıysak ne mutlu bize..."
Belgeselle ilgili resepsiyona çok sayıda ünlü konuk da katıldı. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Adalet Bakanı Cemil Çicek, Kültür Bakanı Erkan Mumcu, Kars Milletvekili Selahattin Beyribey, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, Iğdır Milletvekili Prof. Dr. Dursun Akdemir, eski bakanlardan Mehmet Keçeciler, Oltan Sungurlu, Kars Valisi Nevzat Turhan, Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu ... Gecenin Karslı konukları arasında da önemli isimler vardı: Prof. Dr. Esfender Korkmaz, Prof. Dr. Bingür Sönmez, Kars Vakfı Başkanı İskender Bozdemir, İşadamları Turan Çelik ve Nuri Vatan .
Belgesel, eski bakanlardan Mehmet Keçeciler'in kızı genç yönetmen Zeynep Keçeciler tarafından çekildi.
Coşkun ARAL
Yemediğimiz kazlar
Bu güzelim haberlerden sonra farklı bir konuya geçmek istiyorum. Bu defa kaz çobanlığından bahsetmek istiyorum. Yıllardır gezdiğim Anadolu'da köylerde dolaşırken, hep kaz sürüleri gözüme çarpmıştır. Onlara yaklaşırken de hep uyarılmışımdır. 'Aman dikkat, ısırır.' Niye beslendiğini de pek anlayamamışımdır. Çünkü kazı yemiyoruz. Ne bölge bakkallarında ne de kentlerde süpermarketlerde kaz eti de yok. Doğu Anadolu'daysa kaz yenmek için besleniyordu çok şükür. 70'li yılların sonunda seçim gezileri vesilesiyle gitme fırsatı bulduğum Kars yöresinde ilk kez kaz etinin tadını keşfetmiştim. Tadı damağımda kalmıştı diyebilirim. Fransa'da yaşadığım dönemde de, ülkenin en ünlü ve en pahalı ürünlerinden biriydi 'kaz ciğeri ezmesi'. Gerek ciğeri gerek tüyüyle kaz, Fransa'da çok önemliydi. Kaz çobanlığı diye bir meslek vardı. En son Haberci'nin bilgi otobüsüyle Doğu Anadolu'ya yaptığımız gezide kazı tatma fırsatını tekrar yakaladım. Kars ve çevresinde, konuk olduğumuz evlerde kaz yemekleri yedik. Konakladığımız bir benzin istasyonunda Doğu Kars firmasına ait otobüs yolcularının tümünün yanlarında getirdikleri kaz etini yediklerine şahit oldum. Demek, kazı değerlendirenlerimiz de vardı. Ancak önemli bir ayrıntı vardı. Kaz pişirmek bir bilgi, beceri ve ustalık istiyordu. Önce kaz etini dinlendirmek gerekiyor. Sonra yağını almak için bol kaynatmak. Ardından kızartıp yenebiliyor. Böylesine zahmet gerektiren bir yemeği yiyebilmek için tatları, sesleri, renkleri ayırt edecek olgunluğa sahip olmak gerekiyor. Demek biz bu yüzden kaz yemiyoruz.
Savaş AY
(mail adresi savasabi@sabah.com.tr)
Orda bir doktor var uzakta...
Kars Arpaçay'ı bilir misiniz?.. Yani öyle haritadaki yerini filan kastetmiyorum. Gidip görmüşlüğünüz. Varıp konakladığınız oldu mu hiç? Askerliği orada yaptıysanız belki. Ya da iş icabı, memuriyet icabı bir süreliğine yolu düşmüşler vardır aranızda.
Köşeler
Her neyse. "Gitmeyen tazminat ödesin!" diyecek halimiz yok. Altını çizmek istediğim yalnızca şu; Memleketin öyle köşeleri, bölgeleri var ki adının anılması için ya bir felaket ya bir olağanüstülük olması lazım. İşte Arpaçay da bu türden bir yer.
Duyan var mı?
Şimdi gelelim sadede. Arpaçay'ı bilmeyen orada olup bitenden, yolundan, suyundan, ışığından okulundan haberdar olur mu? Mesela sağlık ordumuzun adsız neferleri olan bir grup genç doktorun görev yaparken nelerle uğraşıp nelerle karşılaştığını bilen duyan olur mu?
|